
Psikanaliz Üzerine
Bu, psikanaliz üzerine bazı düşünceleri içeren bir yazı serisi olacaktır. Psikanaliz üzerine kendi düşüncelerimi bir seri halinde paylaşacağım.
Okuma Ritüeli
Bu yazıyı neden okuyorsun?
Psikanaliz Üzerine
Fikrimce özne işlevleri, düşünce arayüzünden ayrı çalışır. Özne eksik demek yerine eksiklik hissini açıklamaya yönelmeye çalışacağım. Eksiklik hissi denilen şey aslında uyuşmazlık hissi, bütünlük algısı veya bütünlük yanılgısı diye sunulan şey ise aslında sembolik düzende ben-işlevinin temsilcisi sanılan özimlem kiplerinin, ben-işleviyle bağıntısız olarak dilde görünmesidir. Bu, bütünlük algısı sanılır çünkü dilin çözümlenmesindeki düşünce süreci dilsel ifadenin üretiminde de bulunuyor sanılır.
"Ben seni seviyorum." cümlesini çözümlediğimizde, cümlede bulunan "ben" ifadesinin bilinçli şekilde kişinin cümlede kendi bütünlüğünü, dolayımsız-olarak-kendisini ifade etme amacıyla kullanıldığını düşünürüz ancak bu görev cümlenin üretiminde değil psikanalitik veya mantıksal olarak çözümlenmesinde "ben" kelimesine atfedilir.
Dolayısıyla ben-işlevinin genel olarak sembolik düzende temsil ile ilgisi yoktur, kendilik algısı genel olarak hissedilebilir ve çözümlenebilir olan statik bir yapıdan ziyade, süregelen bir şeydir.
Eksiklik aslında sadece analitik bir uyuşmazlıktır, analitik uyuşmazlık dışında arzuda bulunuyor sanılır ama arzudaki eksiklik yine sadece analitik uyuşmazlıktır.
Hissiyatın kendisi süregelen bir şeydir ve nesnenin kendisi değildir, hissiyat nesnenin kendisi olmadığı için hissiyata ulaşınca hissiyatın kapanması yerine hissiyatın süregelmesi ve nesnesine göre karakter değişmesi ama bitmemesi. Ama bu kapanmama eksiklikten dolayı değil, sadece türsel bir farklılığın eseri.
Eksiklik bir tetikleyiciden ziyade işlem-sonrası bir analizin ürünüdür, tetikleyici yönelmenin başlamasıdır. Yöneldiğimiz şey yönelme halinin sebebi değildir ama yöneldiğimiz şey yönelme işleminde bulunması zorunlu olan bir parçadır ve bundan yola çıkarak yönelmenin tetikleyicisinin, yönelmenin başlamasını sağlayan tek bir şey olmadığı için ve yönelme başladığında bu süreç için zorunlu olan parçaların bir arada bulunmasının yönelmenin kendisi olmasından dolayı tam olarak belirlenemeyeceğini söyleyebiliriz. Yönelme, öznenin dışarısı ile etkileşiminin zorunlu bir sonucudur ama itkisi genel olarak olmasından ibaret olabilir.
Arzunun kendisi bizzat var değildir. Arzu denilen şey analitik anlamda, ancak bir arzu işlemi sonlandıktan sonra bir parça olarak kavranabilir. Yani, arzu ve arzu nesnesini analizde ayırabiliriz ve arzuya arzu hissi rolünü veririz. Abrakadabra! İşte elinde hem arzu işlevinin temsilcisi hem de nesnesi! Ama hayır... Arzu vuku bulmak için nesneye ihtiyaç duymuyorsa ya da arzu denkleminde nesne eksilse bile arzu hissinin kendisi kalabiliyorsa o zaman neden arzu nesneleri var? Arzu denen şey genelde bu tamamlanmış işlemden ayırt edilebilir bir formda değildir.
İşlevler vardır. Arzu işlevi de vardır ama analitik değildir.
Şimdi bilinçdışına gelelim.
Bilinçdışı Üzerine
Bilinçdışı, tek bir homojen yapı değildir. Hatta bilinçdışı diye bir kısım varsaymak sadece kökene dair bir safsatadır. Bilinçdışı, basitçe kavrayış ve deneyim dışı olan ama kavramsal-olmayan düzlemin dış dünyaya kavranmadan yansımasından ibarettir. Sürçmeler, ani otomatik davranışlar veya dilsel kaymalar genel olarak bu kavramsal olmayan düzendeki bir yapının aniden kavramsal düzeye sıçraması olarak yorumlanabilir. Sürçmenin diğer sebebi de us-işlevinin tek yapıda çalışan bir holistik yapı olmaktan çok parçalı olmasından ötürü, kavrayışların ve akıldan geçenlerin karışmasıdır.
Dolayısıyla bilinçdışı tamamen kavrayış dışı ancak sonrasında analitik olarak incelenip kavranabilen yansımaların varlığından dolayı, onları anlamlandırabilmek için uydurulmuş bir kısımdır.
Kökenlerin heterojenliğini açıklamak için önce psikanalizin bilinçdışına dair yakalama hilesini çözmemiz gerekir çünkü bilinçdışına dair yakaladıkları şeylerden kurdukları bağdaşımlara gelinince o bağdaşımlar genel olarak özne yapısında tinsel-bilinçdışı kutusu dışında yerlere koyulabilir. Bilinçdışına dair yakalama yapıldığı sanılınca genelde buradan tarihsel açıklamalara gidilir ancak bu tür tarihsel açıklamalar sadece dış dünya-bilinçdışı-özne ilişkisine dayalı çıkarımları içerir. Asıl bağdaşımları kurmak için bu çıkarsamanın; zihinsel süreçlere, çağrışımlara ve kavrayış süreçlerine dayalı olması gerekir.
Çağrışımlar ve kavrayış süreçleri doğrudan gözlenebilir değildir ama genel olarak bu yolları sezmek analizcinin görevidir. Bu sezgiler sorular ile desteklenebilir. Sorular aşırı spesifik ve uzun olmalı ki saptırma olmasın ve uzaklık olunca direkt "tam o değildi ya" denilebilsin. Burada önerim "... şeklinde mi yoksa ... şeklinde mi?" biçimli sorular sormak ve ikisi de değilse daha iyi kavramak ve soruyu doğru düzenlemek için danışanın konuşmasına daha dikkatli dalmak ve bakmak. Konuşmadaki örüntüler doğru soruları bulmaya yardımcı olur.
Psikanalizin amacı doğru bir şey bulmaktan ziyade doğru hissettiren kullanımları ve mantıklı analitik yolları tespit edip kurmaya çalışmak ve kavramsal olmayan, semptoma yol açan yapıların öğerlerini olabildiğince kavramsallaştırmaya ve kullanılabilir, yönetilebilir hallere getirmeye çalışmak.
Yani psikanalizin amacı aslında düşünce-his süregelişinin semptoma vardığı yol yerine bir analitik-kavramsal yola saptırmak ve analitik-kavramsal yolun, kavramsal olmayan yapının dayattığı anlam gibi davranmaya çalışan ama aslında anlam olmayan yapıların bu analitik-kavramsal olmayan yapıyla olan ilişkisinin, düşünce-his süregelişinin varış noktası haline getirilmesi amaçlanan ve basitçe uyumsuzluktan doğan, analitik-kavramsal yapıyla sembolik olmayan yapının uyuşmazlığından doğan tatminsizliğe vardırmasını sağlamak. Bu yolla hem düşünce-his süregelişinin semptoma yol açan varyasyonu estetik olarak çöker hem de tatmin edici olmaktan çıkar.
Semptomun tatmin ediciliği konusunu açıklamalıyım: semptom hiç kırılmadan anlam gibi davranmaya çalışan bir yapı üretir, bu semptomun önem duyma kısmını ortaya koyar. Önem bu durumda, kavramsal olmayan bir yolla semptom tarafından üretilir. Öneme varan yol kırılmadan, kavramsallıktan uzak şekilde tamamlanır ve bu düşünce-his süregelişinin tatmin döngüsünü oluşturur. Yani düşünce-his süregelişi kavramsal bir kırılma olmaksızın öneme varır.
Tatminsizlik konusunu ancak şöyle anlarız: Düşünce-his süregelişinin öneme varma yolunda, semptoma varma yolunda bir kavramsal kırılma yaratırsak önem sönümlenir çünkü önemi doğuran estetik, pseudo-anlamsal algı çöker. Dolayısıyla önemin varlığı tatmin edici olmaktan çıkar.
Şu an nasıl hissettiriyor?
Bu yazı sana ne hissettirdi?
Yazı Radarı
Bu yazıyı 5 boyutta değerlendir
Yorumlar
Yükleniyor...